- Anasayfa
- Sizden Gelenler
- Miloşeviç’in Günah Defteri: Balkanların Bitmeyen Hesabı
Miloşeviç’in Günah Defteri: Balkanların Bitmeyen Hesabı
0 dk
Bugün Balkan tarihinin en karanlık sayfalarından birinin mimarlarından biri olan Slobodan Milošević’in ölümünün üzerinden yirmi yıl geçti. 11 Mart 2006’da, Uluslararası Ceza Mahkemesi Eski Yugoslavya için’nin Lahey’deki tutukevinde hayatını kaybetti.
Ancak bazı ölümler hesapları kapatmaz.
Bazı defterler vardır ki kapanmaz; yalnızca tarihin hafızasında ağır ağır okunmaya devam eder.
Miloşeviç’in hikâyesi de böyledir. Bir insanın değil, bir zihniyetin hikâyesidir.
Bürokrattan milliyetçi mimara
Slobodan Milošević başlangıçta sıradan bir komünist bürokrattı. Yugoslavya’nın siyasi yapısı içinde yükselen, sistemin klasik kadrolarından biri.
Fakat 1980’lerin sonuna gelindiğinde Yugoslavya çözülmeye başlarken Miloşeviç siyasetin en eski ve en tehlikeli aracına başvurdu: milliyetçilik.
Kosova’da düzenlenen kitlesel mitingler, Sırp mağduriyeti söylemi, tarihsel travmaların yeniden yorumlanması ve Yugoslav ordusunun paramiliter yapılarla birlikte mobilize edilmesi…
Bu süreç Miloşeviç’i sıradan bir siyasetçiden çıkarıp etnik savaşların siyasi mimarlarından biri haline getirdi.
Balkanları ateşe atan savaşlar
Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte Balkanlar 1990’lı yıllarda üç büyük savaşa sahne oldu:
•Hırvatistan Bağımsızlık Savaşı (1991–1995)
•Bosna Savaşı (1992–1995)
•Kosova Savaşı (1998–1999)
Bu savaşların en karanlık sayfası ise hiç şüphesiz
Srebrenitsa Soykırımı oldu.
1995 yılında sekiz binden fazla Boşnak erkek ve çocuğun katledilmesi, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gördüğü en büyük insanlık suçlarından biri olarak tarihe geçti.
Propagandanın anatomisi
Miloşeviç sisteminin üç temel dayanağı vardı.
Birincisi medya manipülasyonu. Devlet televizyonları ve gazeteler aracılığıyla sürekli bir korku ve tehdit atmosferi üretildi.
İkincisi tarihsel travmaların siyasallaştırılmasıydı. 1389’daki Kosova Savaşı gibi olaylar milliyetçi söylemin merkezine yerleştirildi.
Üçüncüsü ise kurban psikolojisiydi. Sırp toplumuna sürekli “dünya bize karşı” anlatısı işlendi.
Bu yöntemler aslında tarihte yeni değildi. Aynı teknikler daha önce de kullanılmıştı. Örneğin Adolf Hitler ve propaganda makinesinin mimarı Joseph Goebbels tarafından.
Lahey’e giden yol
2000 yılında Sırbistan’da yükselen halk protestoları Miloşeviç’in iktidarını sona erdirdi. Bu protestoların sembolü haline gelen olay ise
Buldozer Devrimi olarak anıldı.
2001 yılında tutuklandı ve Lahey’e gönderildi. Hakkında savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve Bosna’da soykırım dahil çok sayıda ağır suçlama vardı.
Ancak dava sonuçlanamadı. Miloşeviç 2006 yılında tutukevinde hayatını kaybetti.
Yargı süreci tamamlanamadı ama tarih hükmünü çoktan vermişti.
En acı gerçek: Tarih tekrar etmeye meyillidir
Miloşeviç öldü.
Ama fikirler ölmez.
Bugün Balkanlar’da hâlâ etnik milliyetçilik, savaş suçlarının inkârı ve tarihsel revizyonizm gibi eğilimler varlığını sürdürüyor.
Bu yüzden Miloşeviç sadece bir kişi değildir.
O, bir siyaset biçiminin sembolüdür.
Aynı dil neden geri dönüyor?
2000 yılında Miloşeviç devrildiğinde birçok kişi Balkanlar’da milliyetçi siyasetin de sona erdiğini düşünmüştü. Ancak tarih başka türlü ilerledi.
Bugün Bosna-Hersek siyasetinde Miloşeviç dönemini hatırlatan söylemler yeniden duyuluyor. Bu söylemlerin en belirgin temsilcilerinden biri Bosnalı Sırp lider Milorad Dodik.
Bunun arkasında üç önemli sebep var.
Birincisi 1995’te savaşı bitiren Dayton Barış Anlaşması’nın yarattığı kırılgan siyasi yapı. Bosna-Hersek üçlü bir sistem içinde kaldı ve Sırp entitesi olan Republika Srpska milliyetçi siyasetin sürekli hareket alanı haline geldi.
İkincisi ekonomik ve kurumsal zayıflıkların kimlik siyasetini beslemesi. İşsizlik ve siyasi güvensizlik arttıkça milliyetçi söylem kolay mobilizasyon aracı oluyor.
Üçüncü sebep ise büyük güç rekabeti. Rusya Balkanlarda nüfuzunu artırmak isterken, Avrupa Birliği ve NATO bölgeyi istikrara kavuşturmaya çalışıyor. Bu jeopolitik rekabet yerel aktörlere manevra alanı açıyor.
Yugoslavya neden gerçekten dağıldı?
Yugoslavya’nın çöküşü çoğu zaman sadece “etnik nefret” ile açıklanır. Oysa gerçek daha karmaşıktır.
Devletin kurucusu Josip Broz Tito 1980’de öldükten sonra federasyon hızla güç kaybetti.
Ekonomik kriz derinleşti, cumhuriyetler arasında eşitsizlik arttı. Slovenya ve Hırvatistan daha zengin bölgelerdi; Kosova ve bazı güney bölgeleri ise çok daha fakirdi.
Bu ortam milliyetçi liderlerin yükselişine zemin hazırladı.
Üstelik aynı dönemde dünya değişiyordu.
Soğuk Savaş sona ermiş, Yugoslavya’nın iki blok arasındaki jeopolitik önemi azalmıştı.
Dış aktörlerin kararları da süreci hızlandırdı. Örneğin Almanya Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını erken tanıdı. Rusya ise Sırplara daha yakın durdu.
Sonuçta Yugoslavya tek bir sebeple değil, birçok faktörün birleşimiyle çöktü.
Bosna’da Türkiye neden doğrudan müdahale etmedi?
Bosna savaşı sırasında Türkiye’de en çok sorulan sorulardan biri şuydu:
“Türkiye neden Bosna’ya asker göndermedi?”
Bu sorunun cevabı uluslararası dengelerde gizliydi.
Türkiye bir NATO üyesiydi ve tek taraflı bir müdahale NATO içinde ciddi bir kriz yaratabilirdi. Ayrıca Rusya ile doğrudan bir gerilim riski de vardı.
1990’ların başında Türkiye’nin iç güvenlik sorunları ve ekonomik zorlukları da önemli bir faktördü.
Türkiye doğrudan müdahale etmedi ancak diplomatik destek verdi, insani yardım sağladı ve NATO operasyonlarına katıldı. Savaşın son aşamasında NATO’nun hava operasyonları ve ardından gelen Dayton anlaşması çatışmayı sona erdirdi.
Son söz
Miloşeviç öldü.
Ama Balkanların hikâyesi henüz bitmedi.
Bugün bölge üç yol ayrımında duruyor: Avrupa entegrasyonu ve barış, donmuş krizler ve siyasi gerilim ya da milliyetçiliğin yeniden yükselişi.
Geleceği belirleyecek olan şey liderlerin söylemleri değil, toplumların hafızasıdır.
Çünkü tarih bize tek bir ders verir:
Hafızasını kaybeden toplumlar aynı felaketleri tekrar yaşamaya mahkûmdur.
M.Tevfik Yücesoy